FOUCAULT’DA “BENLİK TEKNOLOJİLERİ” KAVRAMI VE BENLİĞİN “DIŞSAL” TARAFINDAN KURULUŞU ÜZERİNE

Foucault'nun "benlik teknolojileri" kavramı nedir? Bu sorunun benliğin içsel ve dışsal tarafından kuruluşu bağlamında tartışılması.

FOUCAULT’DA “BENLİK TEKNOLOJİLERİ” KAVRAMI VE BENLİĞİN “DIŞSAL” TARAFINDAN KURULUŞU ÜZERİNE
Reklamlar
Reklamlar
Reklamlar

FOUCAULT’DA “BENLİK TEKNOLOJİLERİ” KAVRAMI VE BENLİĞİN “DIŞSAL” TARAFINDAN KURULUŞU ÜZERİNE

   Michel Foucault “benlik teknolojileri” kavramını şöyle tanımlar: “Benlik teknolojileri, bireylerin kendi bedenleri ve ruhları, düşünceleri, hareket tarzları ve varoluş biçimleri üzerinde, kendi imkânları ya da başkalarının yardımıyla bir dizi operasyon yapmalarını ve böylece belirli bir mutluluk, arınmışlık, bilgelik, kusursuzluk ya da ölümsüzlük haline ulaşmak üzere kendilerini dönüştürmelerini sağlar.” (1) Foucault, bu dönüşümden elbette belirli bir eğitilme ve değiştirilme tarzını ima eder. (2)

 

   Antik Yunan’a uzanacak olursak, “benlik teknolojileri” bir “Kendinle ilgilenme” (Epimelesthai sautou) kuralı olarak ortaya çıkar. O dönemde kişinin kendine özen göstermesi bir zorunluluktur. Bu, hem kent düzeninin hem de yaşama sanatının temel kurallarından birisi haline gelmiştir. (3) Yine o dönemde insana dair en önemli ilke olarak görülen “Kendini Bil” ilkesi, “Kendine dikkat et” ilkesiyle aslında bir bütünlük halindedir. Ama sonradan, Hıristiyan ahlakı ve modern dünyanın (Descartes’ın düşünen öznesi) bize verdiği miras, “Kendine dikkat et” ilkesinden çok “Kendini bil” ilkesini ön plana çıkarmıştır. Ve biz bugün hala “kendine dikkat et” ilkesini boşluyor, değer vermiyoruz. (4) Aksine, kim veya ne olduğumuzun arayışı içerisindeyiz. Kendimizin ne anlama geldiğini, kendimizden çok seviyoruz.

 

   Peki, insan kendine nasıl dikkat edebilir? Foucault’ya göre kendimize dikkat etmenin yolu bedene değil,  ruha dikkat etmekten geçer. Ruhumuza dikkat edebilmemiz içinse ruhun ne olduğunu bilmemiz gerekir. Ancak ruhun ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Foucault, Antik Yunan düşünürlerinin söylemlerini örnek gösteriyor; ruhun ancak kendisine benzer bir unsurdan, bir aynadan bakarsa kendini bilebileceğini söylüyor. Dolayısıyla, kişi Tanrısal unsuru düşünmek zorundadır ki kendi ruhunu tanıyabilsin, dolayısıyla ona dikkat edebilsin. (5) Tanrısal unsuru düşünerek ruha dikkat etmenin ve onu erginleştirmenin birçok dinde, birçok şekli vardır. Örneğin İslam’ın felsefi düşüncelerden beslenen bir kolu olan Sufizm’de (Sufi Sipirutüalizmi) gördüğümüz “Zikr”, bir kendilik teknolojisi olarak karşımıza çıkar. Çünkü Zikr, kişiyi bireysel ve topluluk halinde yapılacak ruhsal eğitim ve dönüşüme davet eden bir etkinliktir. Kişi topluluk halinde, bir takım nefes teknikleriyle Tanrı’nın sıfatlarını müzikal biçimde gürültülü olarak yakarır veya bunu tek başına sessizce içinden tekrar ederek yapar. Sufizm, Zikr’in kişiyi makro düzeyde değiştirmeyeceğini savunur ancak öbür yandan, kişinin içsel mükemmelliğini bulması yolunda onu dönüştürdüğünü de savunur. Bir kendilik teknolojisi örneği olarak Zikr, diğer kendilik teknolojileri gibi kişinin kendine dikkat etmesini ve kendini bilmesini amaçlar. (6)

 

   Hıristiyanlık’ta da elbette “Tanrısalı düşünme” yoluyla bir takım kendilik teknolojileri karşımıza çıkar. Bu bağlamda Hıristiyanlıkta “itaat” ve “tefekkür” kavramları öne çıkmıştır. Benlik, kendisini Tanrı’ya “daimi itaat” aracılığıyla oluşturur. Bu itaat, kişinin kendi iradesinden vazgeçişi, dolayısıyla benliğinin terk edilişidir. Tefekkür ise bir Hıristiyan’ın düşüncelerini sürekli olarak Tanrı’nın bulunduğu noktaya yöneltmesi, sürekli olarak Tanrı’yı düşünmesidir. Görüldüğü üzere itaat ve tefekkür sonucu da Manastırlardan farklı benlik teknolojileri doğmuştur. (7)

 

   Kendine dikkat etme biçimleri olarak “kendilik teknolojileri” tarih boyunca elbette yalnızca Tanrısalı düşünerek ortaya çıkmamıştır. Örneğin kişinin bazı günler kendi içine çekilerek, okuması, yazması, kendini talihsizliklere ya da ölüme hazırlaması da bir kendine dikkat etme etkinliğidir. (8) Dolayısıyla bunlar da kişinin benlik teknolojileridir. Özellikle yazma eylemi sayesiyle kişinin kendisiyle olan deneyimi yoğunlaşır. Bunun en dikkat çeken örneği Augustinus’un İtiraflar’ıdır. (9) Ama doğrusu kişinin ruhuyla ilk hesaplaşması mektup yazmakla başlamıştır diyebiliriz. Daha sonraları günlük yazmak kişinin kendi ruhuyla verdiği mücadelenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. (10) Gerek dini, gerekse kültürel birçok etkinlik tarih boyunca insanı değiştirmiş ve dönüştürmüştür. Foucault’ya göre bu değişim ve dönüşüm süreci her zaman olmuş, şuanda da oluyor ve gelecekte de olacaktır. Ona göre benlikte bu değişimler hem dönemsel, hem de her gün oluşan değişimlerdir. Sonuç olarak, benlik üzerine söyleyebileceğimiz şeyler benliğin doğasına dair teorilerin ötesinde bir şey değildir. Dahası, Foucault’ya göre bu teoriler her zaman öznel kalacaktır. Benliğin, mutlak, nesnel bir gerçekliği yoktur. O, söylem içinde sürekli olarak yeniden tasarlanan soyut bir yapıdır. Benliği sürekli olarak yeniden tasarlayan, onu şekillendiren güçler günlük yaşamdaki sayısız ideolojilerdir. Bu güçlerden önemli bir tanesi ise iktidarlardır.  Benlik teknolojileri de diğer teknolojiler gibi belirli bir egemenlik tipiyle bütünleşmiştir. İktidarlardan soyut, salt ayrı olarak bir benlik teknolojisi düşünülemez. (11) Foucault’ya göre iktidarlar günlük yaşamda kullandığı sayısız aygıt aracılığıyla kişinin benliğini değişime uğratır. İşte tam da bu yüzden, Foucault’ya göre benlik arayışı, gelişigüzel güzergâhlardan ilerleyen ve nihai olarak açmazlarda sona eren zihinsel labirentte yapılan bir yolculuktur. Benlik teknolojilerimizi kendimiz tamamen değiştiremeyiz, bu bizim elimizde değildir.  (12) Öte yandan, Antik Çağın ve Ortaçağ Hıristiyanlığın benlik teknolojileri, bir benlik bilgisi değil, bir “kendine dikkat etme” (öz-özen) yöntemidir. Foucault’ya göre bu sebeplerden ötürü biz tarih boyunca sürekli bir anlam arayışına mahkûmuz ve bu arayış sonsuz bir yolculuktan ibaret. (13) Öyleyse bir takım güçlerin (Kültür-Din-İktidar) bize dayattığı benlik teknolojilerini değiştiremiyorsak, benliğimizin ve yaşamın da anlamını aramaya gerek yoktur diye düşünebilir insan. Ancak Foucault duruma böylesine katı bir Pesimizm üzerinden bakmaz. Ona göre, kişi onu çevreleyen ve onu etkisi altına almış ideolojilerin farkına varır ve ona göre yaşarsa, direniş mümkündür. Bu sayede biz yeniden özgürlüğümüzü kazanmış oluruz.

 

Eleştirel Bir Bakış

   Şüphesiz Foucault’nun benlik üzerine söylemleri oldukça tutarlı ve değerlidir ancak ben, Foucault’nun bir noktayı es geçtiğini görüyorum. Foucault, benliğin tamamen “dışsal” tarafından belirlendiğini/inşa edildiğini savunuyor ancak ben insanın kendiliğinin asıl olarak “içsel” tarafından kurulmuş olduğunu düşünüyorum. Benliğin içsel tarafından kurulması insanın değerlerine ilişkin bir kurmadır. İnsani değerlere ise sevgi, kardeşlik, saygı, hoşgörü ve dayanışma gibi şeyleri örnek gösterebiliriz. Bunlar benliğin derinliklerinden gelen tamamen irrasyonel ancak doğal güdülerdir. Bu istençlerin irrasyonel olması onları elbette daha aşağı yapmaz. Örneğin bir annenin çocuğuna beslediği sevgi, kişinin iç benliğinden gelir. Ayrıca bir insanın yaşama hakkına verilen değer, insan hakları önceliği, insanın iç benliğinden gelen, (Tanrı’ya veya İktidar’a dayanmadan) varoluşsal düşünceler, kaygılardır. Elbette insan hakları ve insana verilen değeri akılsal olarak da temellendirir insan. İnsan hakları rasyonel olarak da yüce bir düşüncedir. Ancak insanın değeri düşüncesinin çıkış noktası akli değil, içseldir, içgüdüseldir, doğaldır. Bu irrasyonel olan istenç Foucault’un söylediği kendilik teknolojileri altında kategorilenemez. Doğrusu evet, insanın değeri de bir takım “kendine dikkat etme” ve “kendini bilme” eylemlerini doğurur ancak diğer tüm kendilik teknolojileri örneklerinin aksine o, dış dünyadan edinilmez, etkilenmez. Doğuştan gelen, deneyim öncesi bir güdüdür bu. Bu güdülerden en belirgini ise “Vicdan” olarak karşımıza çıkar. İnsandaki vicdan güdüsü, irrasyonel, spontane ve kendiliğindendir. Örneğin, bir insan hakkı ihlaline (mesela birisinin öldürülmesi) kayıtsız kalamaz insan. İnsan hiçbir eylemde bulunmasa bile içsel, vicdani bir hesaplaşma içine girer böyle bir durumda. İşte bu hesaplaşmalar içsel bir benliğin kanıtıdır. Söz konusu insan hakları olunca bizde açığa çıkan düşünceler, duygulanımlar kendiliğindendir, spontanedir. İşte bu kendiliğindenlik bize benliğin ta kendisine işaret eder.

 

   Öbür yandan, birisi “içsel benlik üzerine söylediğin bu düşünceler Foucault’nunki gibi benlik üzerinde söylenmiş öznel teorilerdir” diyebilir ve insanın değeri üzerinden kurduğum benlik düşüncesini bertaraf etme girişiminde bulunabilir. Ancak insanın değeri üzerinden insan benliğinin kurulması daha önce de söylediğim gibi içsel ve spontanedir. Dolayısıyla, bu yüzden bir teori olması imkânsızdır. Bu düşüncenin benlik üzerine bir teori olabilmesi için akli temellendirilmeler gerekmektedir. Oysa içsel benlik, insanın değerlerine kayıtsız kalmayan benlik, tamamen irrasyoneldir.  Bu yüzden rasyonel bir teori değil, irrasyonel bir güdüdür. Dışsal ve akli değildir. Yineleme gereği duyuyorum ki, bu noktada ortaya koyduğum düşüncenin akli olmaması o düşünceyi akli düşüncelerden daha aşağı yapmaz. Bu düşünce kendi içinde tutarlıdır ve bu onu zaten geçerli kılar. Aksi takdirde, akli olan düşünceler her zaman üstün olandır diyebilseydik amansız dogmatik bir hastalığa saplanıp kalırdık. Örneğin, Nazilerin de Yahudilere uyguladıkları soykırımın kendilerince akli temellendirmeleri vardı ancak bu insan haklarına, insanın yaşama değerinin üstünlüğüne aykırıydı. Bunun gibi sayısız olay, insanın değerinin akli olandan ilkece daha üstün olduğunu gösterir.

 

   Sonuç olarak, benliğin ne olduğu üzerine tartışmanın Focault’nun söylediği gibi bir öznel teoriler bütünü olduğunu düşünmüyorum. Durkheim ve Maffesoli’nin de söylediği gibi “benin birliği parçalardan oluşur (brocolage) ancak biz bu birliği parçalarına ayırabilir, inceleyebiliriz. Biz böylece insan benliğinin çokluğunu ve dolayısıyla sağduyuyu yeniden keşfedebiliriz”. (14) Ben işte tam da bu çokluğun benliği oluşturan içsel güdülerden, değerlerden oluştuğunu düşünüyorum. Benliği etkileyen dışsal öğeler (Foucault’un ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu gibi) yadsınamaz. Ancak bu öğeler tam da Foucault’un da belirttiği gibi benlik üzerine söylenen öznel teorilerden ibarettir. Oysa içsel öğeler teori olmaması bakımından diğerlerinden daha üstün ve zorunludur. İnsan, tarihin arkaik dönemlerinde din, iktidar, devlet, kültür olmadan da yaşamıştır. Bu saydığımız dışsal öğeler oldukça yenidir. Modernitenin getirdikleridir. Oysa insan yaşamının değerli olması, insanın kendi soyunu koruma isteği, hayatta kalma mücadelesi düşündüğümüz tarihin çok öncesine dayanır. Bu ilkel ama insanın en değerli varlık olduğu düşüncesini içinde barındıran bir yaşayış şekli olmuştur. Şimdi, bu durumda asıl soru şöyle baş göstermektedir: bu ilkel ama değerli yaşamdan modern ama insan hakları ihlallerinin çoğaldığı yaşama geçiş bir gelişimin mi yoksa bir çöküşün mü sinyalidir?

 

Dipnotlar:

 

(1) Michel FOUCAULT, Huck GUTMAN, Patrick H. HUTTON, Kendini Bilmek, Om Yayınevi, Kasım 1998, sf. 26

 

(2) a.g.e. sf. 27

 

(3) a.g.e. sf. 28

 

(4) a.g.e. sf. 33

 

(5) a.g.e. sf. 38

 

(6) Fatma SÜNDAL, Mapping Religion and Spirituality in a Postsecular World, Chapter Eleven: Sufi Spirituality and The Code of Islam in Everyday Practice: Findings From A Qualitative Study of A Sufi Group in Milan, ASR Religion and Social Order Series, v.22/Brill, sf. 183

 

(7) Michel FOUCAULT, Huck GUTMAN, Patrick H. HUTTON, Kendini Bilmek, Om Yayınevi, Kasım 1998, sf. 70

 

(8) a.g.e. sf. 41

 

(9) a.g.e. sf. 42

 

(10) a.g.e. sf. 45

 

(11) a.g.e. sf. 123

 

(12) a.g.e. sf. 128

 

(13) a.g.e. sf. 129

 

(14) Michel MAFFESOLI, Huck, The Sociology of Everyday Life (Epistemological Elements), sf. 15

Tepkileriniz Nedir?

like
5
dislike
0
love
1
funny
0
angry
0
sad
0
wow
0
Reklamlar
Reklamlar
Reklamlar